"Enter"a basıp içeriğe geçin

Arda ÇETİN Yazılar

Anı Paylaşarak Yaşamak

Çok sevdiğiniz bir kaç arkadaşlarınızla bir kafe oturmuş, kahvenizi içip sohbet ediyorsunuz… Eliniz ve gözünüz bir yandan da sürekli olarak akıllı telefonunuzda, Twitter’da kim ne tweet’i atmış, Instagram’daki son fotoğrafınız kaç beğeni almış, Facebook’taki arkadaşlarınız ne yapmış diye bakınmaktasınız…
Modern hayatın yeni hastalığı olan FOMO için geçerli olan bir tanım bu…

Bugün bir telefon, daha doğrusu akıllı cep telefonu alacağımız zaman ilk sorduğumuz şey “kamerası kaç megapiksel?” oluyor.
Telefonunuzun ayarlarından pilinizi hangi uygulamaların daha çok kullandığına bakacak olursanız çoğunuzun telefon aramalarının %1 oranında olduğunu görebilirsiniz. Zira bugün pek çok kullanıcının telefonu kullanma amacı fotoğraf çekmek, anı paylaşmak ve/veya paylaşılanlara yorum yapmak üzerine geçerli.

Bilgisayarımız Duygularınızı Anlayabilse?

Elektronik kitabın çağımız için kaçınılmaz olduğundan önceki bir yazımda söz etmiştim… Bildiğiniz gibi matbaanın İbrahim Müteferrika ile bu topraklara gelişi dünyaya göre epey zaman almıştı. Yine benzer bir dönemden geçiyoruz. (Belki de bu dönemden hiç çıkmamadık, kim bilir?)

Günümüzdeyse Silikon Vadisi’ni yalnızca beton binalar ve İş ve İşçi Bulma Kurumu sanmamız bile ülkemizdeki teknolojik gelişmelerin, üretimin ne kadar gerisinde olduğunun birer göstergesidir. Dış dünyada ise teknoloji ülkemizden çok daha hızlı ilerliyor. Google’ın sürücüsüz otomobili halka açık yollarda teste başlaması bu durumun en önemli göstergelerinden biri oldu.

“Eğer kolunuzdaki saatiniz ruh hâlinizi takip etseydi ne olurdu veya arabanız yorgun olduğunuzu hissetseydi veya belki de buzdolabınız stresli olduğunuzu bilseydi, o zaman sizi aşırı yemeden korumak için otomatik olarak kilitlenirdi. Bunu isterdim, evet. Eğer Cambridge’deyken gerçek zamanlı duygu akışına erişimim olsaydı ve bunu ülkemdeki ailemle çok doğal bir şekilde paylaşabilseydim, aynı hepimiz aynı odada olsaydık yapacağım gibi. Bence beş yıl içinde, bütün cihazlarımızın duygu çipi olacak, yalnızca cihazımıza somurttuğumuzda, “Hımm, bunu sevmedin, değil mi?” diyecek bir cihazımızın olmamasının nasıl bir şey olduğunu hatırlamayacağız.”

2016’da E-Öğrenme Trendleri

Gelecekle ile ilgili oldukça kesin bir şey varsa o da e-öğrenmenin yükselişidir. Her gün yeni bir e-öğrenme seçeneği çıkıyor. Türkiye de bu trendin gerisinde kalmamaya çalışıyor. Son olarak Mynet’in bir hizmeti olan Vidobu bu çabalardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Aylık sadece 20 liraya yüzlerce konuda online video eğitimlerine ulaşmanız mümkün. Türkçe olması işin artısı.
Örgün, bire-bir eğitimin yetersiz kaldığı noktalardaki son yenilik; harmanlanmış eğitim. Orjinali adıyla blended learning
Harmanlanmış öğrenme, en sade tanımıyla geleneksel eğitim metodunun çevrimiçi (online) eğitim materyalleriyle zenginleştirilmesi yani harmanlanması olarak tanımlanmaktadır.
Eğitim kurumları, üniversiteler dışında şirketlerin insan kaynakları departmanları da “e-öğrenme teknolojilerini kendi bünyelerine nasıl entegre edebiliriz” konusunda türlü toplantılar yapıyorlar, kararlar alıyorlar…

Peki, her gün yeni bir metodoloji ve strateji ortaya çıkarken 2016 yılı için e-öğrenme alanında bizi neler bekliyor?
İşte gelecek yıl için dikkat etmeniz gereken noktalar…

Giyilebilir Teknolojinin İlk Adımı: Pebble Saat

1950’lerde Alan Turing’in “Turing Makineleri”nden sonra ortaya çıkan bilgisayar ile yaşadığımız dünya çok farklı bir boyuta doğru gidiyor. Odalar büyüklüğündeki bilgisayarları şu an bu yazıyı yazdığım sessiz sedasız 3-4 santimetrelik dizüstü bilgisayarlar, 1973’de Motorola’da mühendis olarak çalışan Martin Cooper ile ortaya çıkan ilk cep telefonu IBM ve Palm şirketlerinin geliştirdiği ilk akıllı cep telefonları ve bu cihazlarda bir dönüşüm başlatan Apple’in ilk iPhone…

Artık yıllar öncesinde Star Wars, Star Trek, Knight Rider gibi bilim kurgu yapımlarında gördüğümüz aksesuarlar gerçek oluyor. Yani; teknolojik aygıtların fonksiyonlarının yanında dizaynlarının da gelişmesi sonucunda bu aygıtların birer aksesuara dönüşmesi durumu.

Geçtiğimiz aylarda projesi kapatılan bir ürün olsa da; giyilebilir teknoloji alanında ses getiren ilk adımlardan birine Google, Google Glass ile attı. Sesli komutlar ile video ve fotoğraf çekmek, adres aramak veya aklınıza takılan herhangi bir soruya yanıt almak gerçekten inanılmazdı.
Google Glass projesi şimdilik sona ermiş olsa da giyilebilir teknolojinin son kullanıcıya rahatlıkla ulaşan ürünlerinden biri akıllı saatlerdir.

Bu saatlerden bir tanesi var ki; gerek Android gerekse iOS tabanlı akıllı telefonlarla rahatlıkla iletişim kurabiliyor.
2012 yılında start-up’ların merkezi Palo Alto, Amerika’dan Kickstarter.com web sitesine projelerini duyurmakla başladı her şey. 5-6 kişilik bir ekiple kurulan Pebble Technology, 100.000 Dolar gerekirken ihtiyaçları olan paranın 10 katından fazlasını; tam 10,266,845 doları insanların kendilerine yatırmalarını sağladı.
Ve sözlerinde durarak 18 Mayıs 2012’de ilk Pebble marka saatlerini üretmeye başladılar.

Bir Sızıntı Gazeteciliği Projesi; Karakutu

Sızıntı gazeteciliği kavramı aslında yeni değil. Basın tarihinin başından beri gazeteciliğin asli bir dalı ve basın özgürlüğü kavramının temel yapı taşlarından birini oluşturuyor. Bilginin evrenselliği, sansür altında kalmaması ve insan hakları ihlallerinden bu yana bu durum böyledir. Hiçbir şirketin, hiçbir hükümetin veya halkı ilgilendiren bilgiyi saklama hakkı yoktur, olmamalıdır. Üstelik tarihten günümüze kadar bu durum böyle devam etmiştir; “bilgi” bir şekilde sızmış, kendisini duyurmuştur.

Kaçınılmaz bir diyalektik ise; teknolojinin ve internetin gelişmiyle birlikte bu sızıntının giderek yaygınlaşmasıdır. Günden güne bilgiyi sansürlemek daha imkansız hale gelmiştir. Bu durum bilgiyi kendi tekelinde tutmak isteyen şirketlerin veya halkın daha bilgi sahibi olmasını kendilerine tehdit olarak gören hükümetlerin korkulu rüyası olmaktadır.

Wikileaks, Snowden, Aaron Swartz ve diğerleri…

“İnternet bizi aptal mı yapıyor?”

“Günde kaç saatinizi internette geçiriyorsunuz?” sorusunu cevaplayanınız muhakkak olmuştur.
Son 1-2 yıldır pek anket ve araştırmalara katılmadığımda denk gelmiyorum; umarım kaldırmışlardır. “Günde kaç adet sigara içiyorsunuz?” gibi bir şey sanıyor olmalı bu soruyu anketlere koyan araştırmacılar. Zira artık bilgisayar başında olmasak dahi akıllı telefonlarımızla internet her saniyemizde zaten bizimle birlikte. Ya da biz onunla…

Bu araştırmaların sonucunda psikologlardan “internet bağımlılık yapıyor!” veya “internet insanları aptallaştırıyor!” gibi sonuçlar özellikle geleneksel medyanın en büyük puntolarla yazdığı, manşetler yapmayı çok sevdiği haberler arasında yer alıyor. Bu haberleri görüp, yeni nesil kuşağı halen tanımamış ebeveynler ise bu duruma kaygıyla ve ne yapacaklarını bilmeden telaşlı bir şekilde yaklaşıyorlar.

The New York Times, The Wall Street Journal ve Wired gibi yayınlarda yazılar yazan Nicholas CARR, 2008 yılında The Atlantic dergisi için kaleme aldığı “Google bizi aptal mı yapıyor?” makalesinden sonra “Yüzeysellik: İnternet bizi aptal mı yapıyor?” adlı bir kitap yazdı. Carr, bir çok noktasına ve görüşüne katıldığım, katıldığım için de rahatsız olduğum ancak insan beyni ve nöroloji hakkında derin bilgiler içeren bir kitap yazmış.
Kitabın isminden sakın “günde X saatin üstünde bilgisayar başında geçirenler aptal oluyor, sonrası gerizekalı, öncesi çok akıllı” gibi bir anlam çıkartmayın. İsmi bana son derece popülist gelmesine rağmen içerisinde barındırdığı bilimsel araştırma sonuçlarıyla ve nörolojik tanımlamalarıyla adeta geçmişten günümüze insan beynini yeniden tanımanızı sağlıyor.

E-Öğrenmenin Zorlukları

Beykoz Lojistik Meslek Yüksekokulu’nda çalışmaya başladığım 2008 yılında tanıştım uzaktan eğitim ve e-öğrenme kavramlarıyla.. 2 yıllık araştırma-geliştirme ve içerik üretim sürecinden sonra üniversite olarak 2010 yılından buna yüzlerce uzaktan eğitim öğrencimiz oldu. Üniversitedeki öğrencilerimizle başlayan (ve devam eden) bu süreç, SHNG Tech. ve UzakKampüs üzerinden uzaktan eğitimdeki bilgi ve deneyimlerimi başta şirketlerin sonrasındaysa siyasi parti ve sivil toplum kuruluşlarının kurumiçi e-öğrenme teknolojileriyle ilgilenmesiyle kurumsal boyuta da taşındı.

Uzaktan eğitim ve e-öğrenme (bu iki kavram aslında birbirinden farklı anlamlar içerir. Benim burada sözüne ettiğim elektronik öğrenmedir.) modelleri insanlara anlatıldığıda herkesin büyük bir heyecan duyduğu, hemen o gün başlamak istedikleri kavramlar. Düşünün ki, bir şirkette insan kaynakları yöneticisisiniz. Çalışanların gelişimi ve öğrenme süreçleri sizin sorumluluğunuzda. Veya yeni bir personel işe alımı gerçekleştirdiniz ve bu personelin şirketinizdeki süreçlerin nasıl işlediğini anlatmak zorundasınız. Tüm süreçleriniz bir kalite yönetiminde prosedür ve talimatlarıyla yazılı olmuş olsa dahi bu işlem en az 1-2 gününüzü alacaktır. Bunu bir de her yeni personel için yaptığınızı düşünün!

Eğitimde 3D Yazıcı Dönemi

Geçtiğimiz hafta Hisseli Harikalar Fabrikası‘dan Atilla Baybara, Beykoz Lojistik Meslek Yüksekokulu‘nda, “Maker Hareketi ve Yeni Rönesans” adlı bir sunumla başta Bilgisayar Programcılığı ve Mobil Teknolojileri öğrencileri olmak üzere bir çok öğrenciye dünyadaki ve ülkemizdeki 3D yazıcıların gelişimi hakkında 1 saate yakın bilgi verdi. Yüksekokul’un yöneticileri başta olmak üzere izleyen hemen herkes, yeni bir sanayi devriminin başladığına dair ikna etti bile diyebiliriz.

Evet, çok yakın bir gelecekte bizi yeni bir sanayi devrimi bekliyor. ve bunu 3D yazıcılar sağlayacak. Bugüne kadar üretim, tüketim, lojistik, dış ticaret vb. Anlamda bildiğimiz ne varsa unutabiliriz. Zira 3 boyutlu yazıcılar, sağlık, otomotiv, havacılık ve eğitim gibi bir çok sektörde bizlere oldukça farklı yeni faydalar ve imkânlar sağlıyor.