"Enter"a basıp içeriğe geçin

Arda ÇETİN Yazılar

Kendin Yap: Kendi VPN Sunucunuzu Kurun

Bir çoğunuzun malumu; memleket şartları zor ve çetin. Bu şartlar altında yaşamaya çalışmayı başaranlar, genellikle ilk olarak dışarıda neler olup bittiğinin yollarını arıyorlar. Bunun en önemli yolu da yeni medyadan özellikle de herhangi bir olayda yurtiçinde yavaşlatılan, sansürlenen Twitter’dan geçiyor.

Gezi direnişinden sonra 7’den 70’e herkes kullandığı cihazlarda DNS değiştirmeyi ve DNS teknolojisini öğrendi. Ancak devlet sansürünün her geçen gün artmasıyla artık sansür durumlarında DNS değiştirmek bir fayda sağlamıyor. Twitter kullanıcılarının bir çoğunun da artık aşikar olduğu “yeni” bir teknoloji var; VPN.

VPN’in kullanım amaçlarından biri farklı yerlerdeki cihazları farklı ortamlardaki ağ bağlantılarına ulaştırmaktır. Özel sektörde (özellikle bankalar) bu teknolojiyi başta güvenlik amacıyla kullanırken son kullanıcıların bir çoğu bu teknolojiyi sansürü aşmak, internette anonim kalmak için kullanıyor.

İnternette bir çok ücretli VPN hizmeti bulunmakta. Bir çoğu da aylık yüksek ücretler istemektedir. Bu firmaların güvenliği de ayrı bir tartışma konusudur. Kesinlikle ücretsiz VPN’lerden uzak durunuz. Ücretli VPN hizmetlerinin de tümü güvenilir değildir. Ben de “en güvenilir VPN, kendi VPN’indir” diyerek bir kaç dakikada kendi VPN sunucunuza nasıl sahip olabileceğinizi aktaracağım.

Son Kullanıcıya Özgür Yazılım Anlatmak…

Uzun zamandır üzerinde düşündüğüm bir durum…
2002 yılında Ümit Bozkır’la birlikte adımını attığım Linux Kullanıcıları Derneği’nde yüzlerce belki binlerce insana GNU/Linux’u, özgür yazılımı ve açık kaynak kod felsefelerini anlattım.

Linux’un son kullanıcı bazındaki iddiası maalesef son zamanlarda çok düştü. Bunu herhangi bir araştırmaya dayanarak değil, kişisel gözlemlerimle ülkemizdeki duruma bakarak söylüyorum – umarım yanılıyorumdur.

Kullanım oranı, hakkında konuşulanlar, Linux Kullanıcıları Derneği’nin aktifliğinin düşüşü… Bunları da göz önünde bulundurduğumuzda sanki pek haksız bir teorim yok. Lakin şimdi arkama dönüp baktığımda “neyi yanlış yaptık?” sorusu aylardır aklımda…
Biz (taşı kendime atıyorum, aslında ben) insanlara neyi yanlış aktardık?
Bir özeleştirim; LKD Stant Çalışma Grubu üzerine zaten… Grubu kurduktan sonra arkamızdan gelen gönüllü insanları yeteri kadar eğitemedik. Suç sadece bizde değil belki, o günlerden bugüne sektörde de çok değişimler oldu fakat Nazım Usta’nın şiirindeki son cümleyi ben kendi üstüme alıyorum; “kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!”
Evet, benim.

Ken Robinson diyor ki; “Okullar yaratıcılığı öldürüyor.”

Ünlü ressam Pablo Picasso, “Bütün çocuklar sanatçı olarak doğar” der… Hangi bilimsel açıklamaya dayanarak bunu söylemiş bilmiyorum ama haklılık payı yok değil. 2003 yılında eğitim alanındaki çalışmaları sebebiyle Britanya’da “sir” ünvanı almış eğitim danışmanı akademisyen Ken Robinson ise “okullar yaratıcılığı öldürüyor” diyor
Çok değil, 15-20 sene öncesinde ülkemizde üniversite bitirmek büyük bir erdem işiydi. (Önümüzdeki beş yıl sonra ise değil üniversitede lisans mezunu olmak; yüksek lisans yapmak adeta bir zorunluluk halini alacak.) Herkes doktorluk, mühendislik veya subaylık gibi meslekleri tercih ediyor, ettiriliyordu. Bu gün ise günümüzde bu tür meslekler halen tercih ediliyor olsa bile büyük çoğunluğun hedefleri teknolojinin de gelişmesiyle iletişim teknolojilerine ve daha niş sektörlere kaymış durumda… Tam da üniversite tercihlerini yaptığımız bugünlerde aileler çocuklarının ileride yapmasını istediği mesleği “bak çocuğum, bu işte ileride iyi para varmış, bu işin okulunu oku, bu işi yap” diye öğüt vermekteler…

Betûl Mardin: Engelleri Avantaja Çevirin

Türkiye’de iletişim ve halkla ilişkiler denildiği zaman akla gelen ilk isimdir Sayın Betûl Mardin.

Onun öğrencilerinden biri olan Sevgili Prof. Dr. Nüket Güz hocam, Beykoz Lojistik Meslek Yüksekokulu olarak 2012’de düzenlediğimiz Medya ve Yeni Medya Ödülleri’nde anlattığı bir anısında “anneme iletişimci olacağım dediğimde annem ‘iletişimci de nedir ki, postacı mı olacaksın, PTT’de mi çalışacaksın?” diye soruyor.

Bırakın Sayın Mardin’in halkla ilişkiler yaparken bu terimle yapması, öğrencilerinin ebeveynlerinin dahi konudan haberinin olmadığı bir dönemde yaşadığı nice zorluklara rağmen hepsinden avantajlı bir şekilde çıkıyor.

“Barışı sağlamak bir maratondur”

Beyrut…
Nam-i diğer “doğunun Paris’i” olarak adlandırılan Lübnan’ın başkenti.
Çok uzun yıllar Ortadoğu’nun kültür, sanat, bilim ve ekonomi merkeziydi. Tabii Lübnan İç Savaşı’na kadar. 1975’de başlayıp, 1990’a kadar süren “iç” savaş ve 2006’daki İsrail – Lübnan savaşıyla birlikte Beyrut’un eski halinden eser kalmadı… 230 bin insanla birlikte bir şehir, bir ülke de yaşamını yitirmişti.

Ezginin Günlüğü’nün “bu yol bir şehre giderdi, güneşin tutuştuğu denize batmış güle…” diye başladığı “ey şehir sen yoksun” diyerek bitirdiği adına şarkılar yazılmış bir şehir…

Anı Paylaşarak Yaşamak

Çok sevdiğiniz bir kaç arkadaşlarınızla bir kafe oturmuş, kahvenizi içip sohbet ediyorsunuz… Eliniz ve gözünüz bir yandan da sürekli olarak akıllı telefonunuzda, Twitter’da kim ne tweet’i atmış, Instagram’daki son fotoğrafınız kaç beğeni almış, Facebook’taki arkadaşlarınız ne yapmış diye bakınmaktasınız…
Modern hayatın yeni hastalığı olan FOMO için geçerli olan bir tanım bu…

Bugün bir telefon, daha doğrusu akıllı cep telefonu alacağımız zaman ilk sorduğumuz şey “kamerası kaç megapiksel?” oluyor.
Telefonunuzun ayarlarından pilinizi hangi uygulamaların daha çok kullandığına bakacak olursanız çoğunuzun telefon aramalarının %1 oranında olduğunu görebilirsiniz. Zira bugün pek çok kullanıcının telefonu kullanma amacı fotoğraf çekmek, anı paylaşmak ve/veya paylaşılanlara yorum yapmak üzerine geçerli.

Bilgisayarımız Duygularınızı Anlayabilse?

Elektronik kitabın çağımız için kaçınılmaz olduğundan önceki bir yazımda söz etmiştim… Bildiğiniz gibi matbaanın İbrahim Müteferrika ile bu topraklara gelişi dünyaya göre epey zaman almıştı. Yine benzer bir dönemden geçiyoruz. (Belki de bu dönemden hiç çıkmamadık, kim bilir?)

Günümüzdeyse Silikon Vadisi’ni yalnızca beton binalar ve İş ve İşçi Bulma Kurumu sanmamız bile ülkemizdeki teknolojik gelişmelerin, üretimin ne kadar gerisinde olduğunun birer göstergesidir. Dış dünyada ise teknoloji ülkemizden çok daha hızlı ilerliyor. Google’ın sürücüsüz otomobili halka açık yollarda teste başlaması bu durumun en önemli göstergelerinden biri oldu.

“Eğer kolunuzdaki saatiniz ruh hâlinizi takip etseydi ne olurdu veya arabanız yorgun olduğunuzu hissetseydi veya belki de buzdolabınız stresli olduğunuzu bilseydi, o zaman sizi aşırı yemeden korumak için otomatik olarak kilitlenirdi. Bunu isterdim, evet. Eğer Cambridge’deyken gerçek zamanlı duygu akışına erişimim olsaydı ve bunu ülkemdeki ailemle çok doğal bir şekilde paylaşabilseydim, aynı hepimiz aynı odada olsaydık yapacağım gibi. Bence beş yıl içinde, bütün cihazlarımızın duygu çipi olacak, yalnızca cihazımıza somurttuğumuzda, “Hımm, bunu sevmedin, değil mi?” diyecek bir cihazımızın olmamasının nasıl bir şey olduğunu hatırlamayacağız.”

2016’da E-Öğrenme Trendleri

Gelecekle ile ilgili oldukça kesin bir şey varsa o da e-öğrenmenin yükselişidir. Her gün yeni bir e-öğrenme seçeneği çıkıyor. Türkiye de bu trendin gerisinde kalmamaya çalışıyor. Son olarak Mynet’in bir hizmeti olan Vidobu bu çabalardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Aylık sadece 20 liraya yüzlerce konuda online video eğitimlerine ulaşmanız mümkün. Türkçe olması işin artısı.
Örgün, bire-bir eğitimin yetersiz kaldığı noktalardaki son yenilik; harmanlanmış eğitim. Orjinali adıyla blended learning
Harmanlanmış öğrenme, en sade tanımıyla geleneksel eğitim metodunun çevrimiçi (online) eğitim materyalleriyle zenginleştirilmesi yani harmanlanması olarak tanımlanmaktadır.
Eğitim kurumları, üniversiteler dışında şirketlerin insan kaynakları departmanları da “e-öğrenme teknolojilerini kendi bünyelerine nasıl entegre edebiliriz” konusunda türlü toplantılar yapıyorlar, kararlar alıyorlar…

Peki, her gün yeni bir metodoloji ve strateji ortaya çıkarken 2016 yılı için e-öğrenme alanında bizi neler bekliyor?
İşte gelecek yıl için dikkat etmeniz gereken noktalar…