"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kategori: #düşünceler

Neye İhtiyaç Duyuyoruz?

Abraham Maslow, kendisini “hümanist” olarak tanımlayan kişilerin hiç olmazsa isim olarak tanıdığı bir isimdir. Kendisi, 1943 yılında yayınlanmış bir çalışmada ortaya atılmış ve sonrasında geliştirilmiş bir insan psikolojisi teorisi olan Maslow Teorisinin baş mimaridır…
Maslow’un kendi adını taşıyan teorisine göre olanak sağlandığında,her insan eninde sonunda kendini gerçekleştirecek, gizli yeteneklerinin farkına varacaktır. Maslow’un çalışmaları sağlıklı kişiliğin nasıl oluştuğu üzerinde odaklaşmış.


“Sahip olduğunuz tek şey bir çekiçse her şeyi bir çivi olarak öormeye başlarsınız” sözünün de sahibi olan sosyolog Maslow’un gereksinimleri şu şekilde kategorize edilmekte;

“Sosyal medya demokrasi için vazgeçilmezdir.”

Gezi Parkı direnişiyle birlikte internet üzerinden iletişimin ve sosyal medyanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha doğruladık. 80 sonrası doğan nesil olarak bunun az-çok farkındaydık… Ancak bu olaylar sonrasında daha bir önem kazandığını gördük.

Özellikle Twitter gibi kısa metin ve görsel paylaşımına yönelik hızlı kullanılabilen ağlar, etkili iletişim kurmamızı ve deyim yerindeyse anlık çalışan bir basın organını bir anda oluşturmamızı sağladı. Twitter’da #direngeziparkı, #direnbeşiktaş, #direnankara çeşitli etiketlerle olayların en üst noktada olduğu akşamlar birbirimizle iletişimimi sağladık. Gerek tıbbi yardım gerekse anlık haberleri buradan takip ettik. Zaman zaman gerçek hayatta da tanıdığımız arkadaşlarımızı bile yine bu ağlar üzerinden doğrudan mesaj yoluyla harekete geçirebildik. Sadece 80 sonrası kuşak değil; tüm vatandaşlar, güvenilir olduğu söylenen geleneksel medyanın aslında ne olduğunu ve tam olarak ne işe yaradığını Gezi Parkı direnişlerinde anladı.
Özellikle olayların en üst noktada olduğu günler ulusal ve en çok izlenen haber kanalları penguen belgeselleri yayınlarken Halk TV, Hayat TV, IMC TV gibi çok az sayıdaki geleneksel medya organı yayın yaparken Ustream, Livestream ve Web.TV gibi yurttaşların akıllı telefonları ile kendi bulundukları ortamdan yayın yapılmasını sağlayan araçlar ile insanlar kendi seslerini dünyaya duyurabildiler… Naber Medya ve 140 Journos gibi kollektif yeni medya organları da bu süreç de halkın haber alma ve iletişim özgürlüğüne destek oldular.

Gerilla Açık Erişim Manifestosu *

“Bilgi güçtür. Fakat her zaman olduğu gibi bu gücü kendine saklamak isteyenler var. Yüzyıllarca dünyanın her yanında, kitaplar ve dergilerde yayınlanmış bütün bilimsel ve kültürel mirasın giderek daha fazlası sayısallaştırılıyor ve bir avuç özel şirket tarafından kilit altına alınıyor. En ünlü bilimsel sonuçların yayınlandığı makaleleri mi okumak istiyorsunuz? Reed Elsevier gibi yayıncılara muazzam meblağlar göndermeniz gerekecek.

Bu durumu değiştirmek için mücadele edenler de var. Bilim insanları telif haklarını devretmesin, çalışmaların İnternet üzerinde herkesin erişimine açık olarak yayınlansın diye yiğitçe savaştı. Fakat bu çalışmalar en iyi ihtimalle gelecekte yayınlanacak şeyleri etkileyebilecek. Şimdiye kadarki her şey kaybedilmiş olacak.

Bu kabul edilmez bir bedel. Bir akademisyen, meslektaşlarının çalışmalarını okumak için para vermeye zorlanır mı? Bütün kütüphaneler tarandıysa bunları sadece Google’dakilerin mi okumasına izin verilir? Bilimsel makaleler Birinci Dünya’daki seçkin üniversitelere sağlanır da Küresel Güney’deki çocuklardan esirgenir mi? Bunlar korkunç ve kabul edilmezdir.

Gazetelerin içeriği gazetenin değil, okuyucunundur!

30 Eylül 2012 tarihinde 20 ulusal gazetede “Gazetelerin içeriği sadece gazetelerindir” diye bir sansür ambargosu duyuruldu.
Akşam, Bugün, Cumhuriyet, Fanatik, Fotomaç, Güneş, Habertürk, Hürriyet, Hürriyet Daily News, Milliyet, Posta, Radikal, Sabah, Star, Takvim, Today’s Zaman, Türkiye, Vatan, Yeni Şafak, Zaman gazetelerinin yayınladığı ortak bildiriyi okumak için lütfen tıklayınız.

Baştan belirteyim ki; “Milliyet” ve “Vatan” gazetelerinin bobiler.org mizah sitesinden kopyalayıp, kendilerine galeri yapmasından sonra bu tarz bir ambargonun altına imza atması ironiden başka bir şey değil.
Ayrıca Hürriyet Gazetesi’nin de A. Murat Eren‘in fotoğraflarını bir kaç kez izin almadan ve kaynak göstermeden kullandığına bizzat şahit oldum. Yabancı basından birebir çevirisi yapılarak yayınlanan haberlerden zaten söz dahi etmiyorum.

Yalnız bunların hiçbiri sorun değil. Sorun; gazete patronlarının halen yeni medya düzenini anlamamış ve anlamamakta ısrar ediyor olmaları. Şu ana kadar gazete web sitelerinin reklam gelirlerini attırmak için tek düşündükleri şey; “biraz daha nasıl “page view” sağlarım?”

Yeni Bir Popülizm Akımı: RedHack

Redhack (ya da diğer isimleriyle Kızıl Hackerlar), bir süredir devletin ve AK Parti’nin resmi web sitelerini hackleyerek Türkiye gündeminde kendisine oldukça yer bulan bir hacker grubu.
Söz konusu grup, 1997 yılında o zamanlar nicki MaNYaK olup, grubun adının duyulmasıyla birlikte “Şirin Baba” olarak değiştiren birisi tarafından kurulmuş.
Yanlış hatırlamıyorsam geçtiğimiz sene 2 Temmuz’da Sivas Katliamı’nın yıldönümü dolayısıyla Adnan Oktar’ın web sitesini hacklemesiyle ismini duyuran RedHack, o günden sonra bir çok medya organında haber oldu, ve ropörtaj verdi. İsimlerini yaptıklarını sanal eylemlerle duyurmaya devam ettiler. Gündemi takip ettiler; KPSS öncesi ÖSYM’nin internet sitesini, bir dava sonucu sonrasında ise Yargıtay’ın internet sitesini hacklediler.
RedHack popülizmi ve sosyalist tavrı üzerine…
Öncelikle popülizm ne demek, ona bir bakalım… TDK’ya göre popülizm; “politik durumu dramatize ederek halkın ilgisini uyandırmak amacıyla yapılan politika” anlamına gelmekte. Tıpkı bu gün RedHack’in adeta tribünlere oynayıp “halk bunu istiyor” diyerek, devletin resmi sitelerini hacklediğini söylemesi* gibi…
Tıpkı popülist hareketlerin liderlerinin (Bkz. “mazot 1 lira olacak” sloganıyla Cem Uzan.) çoğunlukla büyük şirketlerin ya da hükümetlerin gücüne karşı koyacaklarını, “yozlaşmış” seçkinleri temizleyeceklerini ve “önceliği halka” vereceklerini söylemeleri gibi…

“Özgürlüğüne Sahip Çık” Kardeşim…

14-15 Temmuz 2012 tarihlerinde Santral İstanbul’da düzenlenmekte olan One Love Festivali son günlerde birçok tartışmaya konu olmuş, sosyal medyada halkı yanlış bilgilendiren ve festivalin içeriği hakkında gerçek olmayan düşünceler yaratan “Eyüp’te bira festivali olmaz” açıklamaları ve buna bağlı tehditkar söylemler çokça yer bulmuştur.

Söz konusu tehditlerin artmasıyla birlikte festivalin ilk günü olan 14 Temmuz 2012 günü, saat 13.30’dayani kapıların açılmasından hemen önce alkol satışının yapılmayacağı açıklanmıştır. Festival alanında içki satış ruhsatına sahip kuruluşlar olan Otto, Santral Residence ve Tamirane adlı işletmeler içki satışı yapamamıştır.

Bu tarz kültürel ve sanatsal etkinliklerde sponsoru ve organizatörü hangi şirket olursa olsun bugüne dek gerek çevre halkıyla gerekse işletmelerle hiçbir sorun yaşanmamıştır. Etkinlikler süresince çevreyi rahatsız edecek hiçbir taşkınlık yaşanmamış, kavgalar görülmemiştir. Aksine, hem Türkiye’nin tanıtımına katkıda bulunulmuş, hem de festivalin yapıldığı semtlerin ekonomik ve kültürel gelişiminde rol oynamıştır.

Halkın hassasiyetleri gözetilerek verildiği iddia edilen bu karar, bireylerin özgürlüklerinin kısıtlanmasından ve hatta ayrımcılığa yol açmaktan başka bir şey değildir. Ülkemizde demokrasi ve hatta ileri demokrasi kavramlarından söz ettiğimiz bugünlerde kanunlarca yasaklanmayan alkolün çevreye kapalı bir festival alanında tüketilmesinin yalnızca toplum baskısı ve tehdidi nedeniyle yasaklanması kişilerin hassasiyetlerinin birbirinden üstün sayılıp sayılmadığını düşündürmektedir.

Dikkat çekmek istediğimiz nokta, alkol tüketme özgürlüğünden çok öte, seçme haklarımızın elimizden alınmaya çalışılması ve yaşam tarzlarımızı belirli çerçeveler dahilinde şekillendirme zorunluluğunun dayatılmasından duyduğumuz rahatsızlıktır.